|
|
| |
» Haberin Devamı... | ||||||
|
İTKİB Halı İhracatçılar Birliği Başkanı, bürokrasiyi
suçluyor
Suat
Terzioğlu: “Biz marka değerimizi yok etmek için her türlü şeyi
yaptık. Bunu bilebilmek için biraz çağdaş ve dünya ticaretini
bilmek, vizyon sahibi olmak ve sinerji yaratabilme becerisine sahip olmak
lazım. Eğer siz halıyı bu konulara vakıf olmayan,
tamamen kalbi ile düşünen ve mantıkla ilgisi olmayan insanların
eline bırakırsanız gelinecek nokta budur. Bu sebeple ben
kırgınlıkla, üzüntü ve nefretle bu olaya yardımcı
olmayan, körükleyen üstelik sevgi uğruna yaptıklarını
söyleyen insanlara kızgınlığımı maalesef her
satırda, her yerde dile getiriyorum.” Söyleşimize
size tanıyarak başlayabilir miyiz? 1959
Ürgüp doğumluyum. Ürgüp’ün turistik bir bölge olması sebebi ile
ailemin bir bölümü halıcılıkla, bir bölümü de turizm ile
ilgileniyordu. Dolayısıyla halıcılık işine
Ürgüp’te başladım. 14 yaşında iken ilk mağazamı
açtım. Eğer ailenizin işi ile ilgileniyorsanız okul
döneminizde işe yönlendiriliyorsunuz. Eğitimimi de sürdürerek
işime devam ettim. Halıyı o kadar çok seviyordum ki sabah olsun
halıya dokunayım istiyordum. Yaptığımız iş
bir kültür mirası ve halılarımız sanat değerine sahip.
Bunu elbette ki güncel halılar için söylemiyorum.
Halıcılığa sadece ticaret olarak bakmamak lazım.
Halıcılık başka bir tutkudur. Benim de halıyla
aşkım böyle başladı. Sanat ve kültür bir insanın
hobileri olabilir ama hobilerinizi ticaretinizle birlikte yürütüyorsanız
keyiflerin en büyüğünü yaşıyorsunuz demektir. Ben de bu keyfi
yaşıyorum. Ailemin ticaretten gelmiş olmasının
avantajını işimde kullandım. 14 yaşında olmama
rağmen ailem bu imkanı bana sundu. Ürgüp, sadece yaz aylarında
iş yapabildiğim bir yerdi. Sınırlı zamanlara
bağlı kalmamak gerektiğini ve dış dünyanın daha
ilginç olacağını düşündüğümüz için 1974’te ihracata
başladık. Kapadokya, kültürü belirli noktaya gelmiş
insanların buluştuğu bir yer. Bu durum, bizim farklı
kültürlerden birçok insanla bağlantı kurmamızı
sağladı. Böylece dışa açılmamız gerçekleşti.
Farklı kültürlere önem veren tanıdıklarımız sayesinde
de bir anda uluslararası bir kimliğe sahip oluyorsunuz. O dönemde
Türkiye’nin yıllık ihracatı 3 milyar dolar iken biz
yıllık 2.5 milyon dolarlık ihracatı
yakalamıştık. Bu işi
turizmle beraber 80’li yıllara kadar götürdük. Ürgüp’e uçakla
ulaşım o zamanlarda çok zordu. İstanbul’a ulaşım daha
kolay olduğu için 1982 yılında İstanbul şubemizi
açtık. Bu tarihten itibaren de dış ticaretimizi buradan yürütüyoruz.
Dış dünya ile ilişkilerimiz gelişince başta tekstil
olmak üzere, kimya ve kozmetik sanayi yatırımlarımız da
başladı. Mutfak ve banyo temizliğinde kullanılan ürünler,
şampuanlar, deodorantlar ve böcek ilaçları gibi üretimlerimiz var.
Tekstilde de bazı yabancı firmalarla bağlantımız var.
Halıda belirli bir noktaya geldik ve üretimimiz son dönemlerde
değişmeye başladı ama devam ediyor. Türkiye
ekonomik gelişimini çok yavaş ilerlettiği için el
halısında hala üretici konumundaydı. Dolayısıyla
bizler zor da olsa rekabet edip o pazardan ciddi bir pay alıyorduk.
1984-1985 yıllarında Özal dönemi ile başlayan dışa
açılımda Türkiye’nin girmiş olduğu sanayileşme
sürecinde el halısı, emeğin yoğun olması nedeniyle
Hindistan, Pakistan ve Çin ile rekabet edemez duruma geldi. Bu aslında
doğal bir süreç. Biz bilgi ve
tecrübelerimizi kullanarak modaya ayak uydurmaya ve markalaşmaya
hazır olduğumuz için 1990 yıllarının ortasına
kadar üretimimizi devam ettirebildik. 1990’lı yılların
ardından gördük ki Türkiye, AB’ye yüzünü tamamen dönmüş. 1996
yılında Gümrük Birliği’ne girişimizle el halısında
durağan bir dönem yaşanmaya başlandı. Aslında bu, bir
vatandaş olarak sevinmemiz gereken bir nokta çünkü bu dönemler içerisinde
Türkiye’de halı dokuyan bir işçinin aylık kazancı 150 dolardı.
Rakip ülkelerin bu işi 30 dolar civarında yapması ise artık
rekabet edilemez bir durum oluşturdu. Bu sebeple yurtdışı
çalışmalarımız oldu. 1990 yılında Halı
İhracatçılar Birliği’ne geçmek istedim. Gönül
bağımız olduktan sonra ihracattaki deneyimlerimizi sektörle
paylaşmak istedik. Artık ihracat imkanı yakalamış,
üretim pazarlarını takip eden, kullandığı teknoloji ve
alt yapısı ile halı sektöründe kurumsal bir kimliğe sahip
bir firma olarak bilgimizi sektörle paylaşmak istedik. Bu sebeple 1990
yılında, İstanbul Halı İhracatçılar Birliği,
İstanbul Tekstil ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği
Genel Sekreterliği çatısı altındaki halı bölümünde
yönetim kurulu üyesi olarak yer aldım. Bu birliğin 1990
yılında 1200 üyesi vardı. Yönetim kurulu; bir başkan ve bir
de başkan yardımcısı olmak üzere toplam 9 kişiden
oluşuyordu. Bugün de üyelikten ayrılanlar ve yeni katılanlarla
birlikte birliğin 1200 üyesi var. Aktif olarak çalışan üye
sayısı o zamanlar yüzlerle ifade ediliyordu. İstanbul Tekstil ve
Konfeksiyon İhracatcıları Birliği şu anda bünyesinde
konfeksiyon, tekstil, deri ve halı olmak üzere toplam dört sektör
bulunduruyor. Bu dört sektörün Türkiye ihracatındaki toplam payı
%26-27 kadar. Bu oran içerisinde halının yeri son on yıl
içerisinde %0,8 ile %1 arasında değişmiştir. 1998
yılına kadar İhracatcılar Birliği’nde belirli
görevlerde bulundum ve daha sonra bazı düşünceleri daha aktif
uygulamak amacı ile başkanlığa aday oldum. Kazandık ve
1998 yılından beri de başkanlığımız devam
ediyor. Bu benim 4. başkanlık dönemim. Bu süre içerisinde
İTKİB İhracatcılar Meclisi kuruldu. Türkiye
İhracatcılar Meclisi’nde halı sektörünü temsilen ben de icra
komitesinde görev aldım ve 1998 yılından beri de bu görevimi
sürdürüyorum. Halı
sektörünü değerlendirdiğimizde Türkiye değişen bir sürece
girdi ve bu süreç içerisinde Halı İhracatcılar Birliği
olarak gerek kamuoyuna, gerek sektöre gerekse bürokrasimize değişimi
anlatmaya çalıştık. Bazı konularda başarılı
olduk ama bazı konularda insanların vizyonlarını
değiştirmekte yeteri kadar başarılı olamadık. Çok
muhafazakar ve kısıtlayıcı zihniyetler, sektörün kan
kaybetmesine sebebiyet verdi. Her insan kendi ülkesini sevdiğini
düşünür. Her anne baba çocuğunu sevdiğini düşünür. Ancak
bazen fazla sevgi de sıkıntılar yaşatır. Çocuğu
kucaklarsınız, seveyim derken sıkarsınız
boğduğunuzun farkında olmazsınız ama çocuk ölür. Bugün
sektörde bir olumsuzluk hakim; insanlar iyiyi yaptıklarını
düşünerek kötülük yapıyorlar. Türkiye’nin sahip olduğu birkaç
markadan biri de Türk halısıdır. Türk kahvesi, Türk halısı
ve son zamanlarda da Türk fındığı artık birer markadır.
Türk halısına, gelişmiş ülkelerdeki sanat tarihi ile
uğraşan insanların istediği bir marka olarak bakmak
lazım. Şu anda Türkiye marka yaratma konusunda dünyada geri
kalmış ülkelerden bir tanesi ve sahip olduğu markayı
nasıl koruyacağını da bilmemekte. Dolayısıyla
eğer marka değerlerinin ne olduğunu biliyorsak ancak bu markadan
dünya taleplerini karşılayacak kadar üretim yapamıyorsak, bu
üretimi başka ülkelerde yapıp o pazarı ve marka değerini
yaşatma imkanını kullanarak bunu yapmalıyız. Bu
engellemede vicdansız bürokrasi ve sektörün de suçu var. Türkiye
bir değişim süreci yaşarken bu süreçte siyasi ve ekonomik
krizleri, darbeleri gördük. Akıllarda yer ettiği için söylüyorum;
zamanında Türkiye dışa açılma konusunda serbest
piyasa ekonomisine geçiş dönemi yaşarken bazı siyasi
çevreler “köprüyü sattırmam” diye tutturuyordu. Şimdi o “köprüyü
sattırmam” demekle, Türk halısı ve Türk deseni bu kültürün
mirasıdır ve başka bir ülkede dokutulmamalı demek
arasında hiçbir fark yok bence. Hatta bu daha vahim bir tablo çünkü
bunun bilincinde değiliz. El
halısını sadece dokuyan bulunmadığı için veya
ekonomik olmadığı için mi başka ülkelerde dokutuyorsunuz? Türk
halısından bahsederken Türk kültürü ve Türk sanatı olarak
bahsetttim. Türk endüstriyel ürünü veya sanayi ürünü olarak bahsetmedim.
Türkiye zaten halısını bir kültür mirası olarak biliyor.
Atalarımız göçebe olarak yaşarken, o şartlara uygun günlük
yaşamını rahatlatacak, kendine yardımcı olacak birçok
araç geliştirmiş ve halı da bunlardan bir tanesidir. 21. yy.’da
bile Türk halıcığı bir sanayi ürünü ya da ticari bir ürün
olarak düşünülmemiştir. Halı ihtiyaç için
yapılmıştır. Bu nedenle sanayi tipi dediğimiz
planlı, programlı, belirli desen ve ebatta bir sistem yok. Ticarette
amaç kazanmaktır ve kazandırmaktır. Bir üretim yaparken refah
payını en optimum noktada yakalayarak yapmak maharettir aksi takdirde
verimli olmayan, insanlara istedikleri refah seviyesine
ulaştıramayacağınız ürünleri yaparsanız o üretim
değil sadece boşlukları doldurmak olur. Bunun için bugünkü aklımla
ve düşüncemle daha iyi analiz ediyorum ve diyorum ki; dünyada el
halısı üretip satan ülkelerde çalışan insanların
ortalama kazancı 35 dolar iken Türkiye’de bu kazanç 100 dolardır.
Zaten tüm alt yapıyı kurmuş olsanız ve aylık
maliyetiniz 60-70 doların üstüne çıkıyorsa, o ürünü satma
şansınız olmaz. Vergi, sigorta ya da hiçbir sosyal hak
olmaksızın sadece 60 dolar kazanç ile üretilecek bir ürün Türkiye
için gelecek vaadeden bir ürün ise bence oturup ağlamamız lazım.
Bu sebeple ürünün neden gelişmediğini konuşmamız
lazım. El halısının gelişmemesinin sebebi arz talep
ilişkisidir. Bugün halıcılar; tekstilciden, otomotivciden,
elektronikciden veya herhangi bir diğer lokomotif ihracat sektöründeki insandan
farklı insanlar mı? Halıcılar da bu memleketin vatandaşı.
Makine halısı ihracatımızda son 10 yıl içerisinde 150
milyon dolardan bugün yaklaşık 500 milyon dolar seviyesine geldik.
Makine halıcıları da büyük fabrikalar yapmadılar mı?
Ya da makineler almadılar mı? Aldılar. Bugün makine
halısının öncüsü Belçika ve Hollanda’dır. Bir ürün üretim
aşamasında hem teknoloji hem de alt yapı istiyor, haliyle de
fabrika yapıyorsunuz. Bugün dünyada ciddi bir rekabet söz konusu. Makine
halısında rakibimiz, ciddi bir alt yapıya sahip olan
Avrupa’dır ancak el halısındaki rakiplerimiz Nepal, Hindistan,
İran ve Pakistan gibi ülkeler. Eğer kazanç sağlayabilirseniz,
sanayileşme yaparsınız. Eğer kazançlarınız dünya
standartlarının gerisinde ise bunu yapma imkanına sahip
olamazsınız. Türkiye’nin el halıcılığı
konusunda sanayileşmeme sebebi de insanların becerisizlikliği ve
birbirini sevmemesidir. Bu, Türkiye’nin ayıbı değil, Allah’a
şükür ki bugün Türkiye Hindistan’dan, Nepal’den ya da Afganistan’dan daha
iyi durumdadır. Bir yazımda ve gittiğim birçok toplantıda;
“Türkiye’de umarım ki el halıcılığı biter çünkü
bitmemesi için oturup dua etmemiz lazım. Umarım ülkemizde bir felaket
olur ve Afganistan’dan ya da Pakistan’dan daha geri bir duruma geliriz. Böylece
onlarla rekabet edilebilir, insanlar 20-25 dolara çalışmaya mahkum
kalır ve bizim de dünya el halısı pazarındaki rekabetimiz
artabilir.” dedim ve beni kınadılar. El
halısının dünya pazarlarındaki değeri ile üretim
aşamasındaki maliyetler arasında ciddi farklar var. Bunu bize
açıklar mısınız? Çok
ilginç bir soru. Bazı toplantılara gidiyorum; “Siz öyle diyorsunuz
ama bizim bir döşeme altı halımız, Kayseri halımız, Yörük
halımız Avrupa pazarlarında 5000 dolara satılıyor ama
Türkiye’de 1000 dolara bile satılmıyor.” diyorlar. Giymiş
olduğunuz gömlek, ayakkabı, kullandığınız masa,
sandalye dahil tüm ürünler için bütün dünyada üretici, toptancı, pazarlama
ağı ve nakliyeden oluşan bir sistem vardır. Hizmet
aşamalarında hizmet maliyetleri vardır. Dolayısıyla
tarlada 50 lira olan domatesi İstanbul’da 750 liraya
alırsınız. Aksi takdirde bineceksiniz arabanıza gidip
tarladan alacaksınız. Ben bunu yapmıyorum. Halı
kooperatifleri kurulmak suretiyle dış pazarlara açılmak yönünde
sektörde düşünceler var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bu
soruya bir halıcı olarak cevap veremeyeceğim. Bu soruyu
cevaplamam bile komik oluyor. Bu uygulamayı yapan bütün ülkeler iflas
etmiştir. Sovyet Rusya batmıştır. Bugün tüm dünya
artık serbest piyasaya doğru geçmektedir. Böylece refah seviyesi
artmaya başlamıştır. Bundan önce kooperatifler veya devlet
kanalı ile yapılan tüm işler batmıştır. Hala
Türkmenistan’da halıcılık devlet eli ile yapılır ve
Türkmenistan halıcılığı arkasında büyük bir
destek olmasına rağmen bugün batmıştır. Çünkü
eşyanın tabiatına aykırı hiçbir şey
yapamazsınız. Benim tepki gösterdiğim durumlardan bir tanesi de
bu; çünkü Türk girişimcisi zaten dünya ticareti ve serbest piyasa ile
rekabette zorlanırken karşısında bir de devlet ile rekabet
ettirecek tablolar çizilmiştir. Bunu yapanlar da yine bürokrasiler, hükümetlerimiz
ve maalesef bürokrasi dahilinde çalışan
insanlarımızdır. Biz İhracatcılar Birliği’yiz;
Türkiye halı ihracatının %85’i bizden yapılmaktadır
ancak bizim görüşlerimizin ön planda olması gerekirken maalesef
bürokratlarımız bir genelge, bir kanun, bir taslak ve dış
ticaretle ilgili bir belge hazırlanırken Sümer Halı’nın
görüşünü ön planda tutuyor. Bu ülkede halıcılık 1994-1995
yıllarında 150 milyon dolardı. O zamanlar Türkiye’de
yaklaşık 20 milyar dolarlık ihracat yapılıyordu.
Şimdi ise Türkiye’de 70 milyar dolarlık ihracat yapılıyor,
yani ihracat %300 artmıştır. Doğal süreç içerisinde
halı ihracatının da 3 kat artarak 450 milyon dolar olması
gerekirken bugün bu rakam 100 milyon dolara düşmüştür. Bu başarı da, Sümer Halı gibi
kendini beslemekten ve kendine bakmaktan aciz ve tamamen devlet desteği
ile ayakta kalan bir kurumun düşünceleri ve önerileri üzerine
bürokratların kendilerini yönlendirmesinden kaynaklanan bir
başarıdır. Biz
100 dolara ürettiğimiz malı 110 dolara satmakta zorlanıyoruz.
Neden? Biraz evvel söylediğim gibi; biz halıyı 100 dolara
üretirken Hindistan ve Pakistan 35 dolara üretiyor. Halı, emek isteyen
yoğun bir üretimdir. Bir ürünün %60-80’i işçilik, geri kalanı da
malzemedir. İşçilikte zaten %300 pahalıdır ve bu bir
dezavantajdır. Biz 110 dolara halıyı satamazken devlet aynı
halıyı Sümer Halı vasıtasıyla 150-160 dolara mal
ediyor ve 80 dolara da satıyor. Yıllardır zararı subvanse
ediyor. Sümer Halı’nın bu olayı çok kötü. Gidiyorsunuz aynı
bölgede üretim yapıyorsunuz ancak Sümer Halı’nın kazanmak,
kaybetmek ya da zarar etmek gibi bir telaşı yok. Ancak küçük
işletmeler zarar ediyor. Bizim çok zorluklarla verdiğimiz vergiler ve
ödediğimiz paralar, şimdiye kadar bir rakip düşman olarak devlet
tarafından desteklendi. Türkiye’de halıcılığın
bitmesinin, ipinin çekilmesinin en büyük etkilerinden bir tanesi de özel
sektörün karşısına yarı kamu teşekkülü kit türü kabul
edilen bu kurumun olmasıdır ve yöneticilerimiz de bu vebalin
arkasındadır. Biz senelerce bunu anlatmaya çalıştık.
Ben her girdiğim platformda özel sektöre parasal destek yapmayın
dedim. Parasal destek hormonlu bir beslenmedir. Hormonlu beslenmenin
zararını mutlaka o bünye, yani bu ülke öder. Trilyonlar, katrilyonlar hep böyle
düşüncesizce, projesi olmayan ürünlere verilmemiş midir?
Amerika’yı üç defa keşfetmeye gerek yok, aklın yolu bir, bunu
söylemek için çok zeki olmaya da gerek yok. Bunun için çok bilgi ve beceriye de
ihtiyaç yok, gözlemlemeniz kafi fakat gözlemleme becerisine dahi sahip olamayan
insanlar bu sektöre hakikaten çok büyük zarar vermişlerdir. Üstelik bunu
yapanlar da Türk kültürünü, sanatını ve insanını çok
düşündüğünü zanneden ama Türkiye’ye çok zarar veren insanlardır.
Şu anda Türkiye, halı ihracatındaki gücünü kaybetmiştir.
Bugün İtalyanlar tekstil üretimi yapmıyor olsalar bile
yaptırıyorlar bu yüzden de tüm dünyada know-how’ları ile söz
sahibi bir ülke haline geldiler. Dünyanın dört bir yanında üretim
yaptırıyorlar ve otomotivden çantaya kadar birçok markaları
var. Bizim de markalarımız
vardı ve bizler o markaları yaşatabilirdik. Kendimiz
yapamıyorsak bunu yapabilecek insanları sağlamak, onları
engellemek yerine teşvik ederek marka değerimizi
korumalıydık. Çünkü bizim marka değerimiz var. Bugün
google’ın ya da IBM’nin marka değeri 50-100 milyar dolardır.
Woolmark’ın ise marka değerini tahmin bile edemiyorum. Üründen daha
çok marka değeri önemlidir. Microsoft’un marka değerini tahmin
edebilir miyiz? Biz marka değerimizi yok etmek için her türlü şeyi
yaptık. Bunu bilebilmek için biraz çağdaş ve dünya ticaretini
bilmek, vizyon sahibi olmak ve sinerji yaratabilme becerisine sahip olmak
lazım. Eğer siz halıyı bu konulara vakıf olmayan,
tamamen kalbi ile düşünen ve mantıkla ilgisi olmayan insanların
eline bırakırsanız gelinecek nokta budur. Bu sebeple ben
kırgınlıkla, üzüntü ve nefretle bu olaya yardımcı olmayan,
körükleyen üstelik sevgi uğruna yaptıklarını söyleyen
insanlara kızgınlığımı maalesef her satırda,
her yerde dile getiriyorum. Bu
suçlamalar sadece bürokratları değil hükümetlere de yöneliyor. Çünkü
bu bir devlet politikası. İTKİB yönetiminde bulunduğunuz
sürede birkaç hükümet değişti, bu durumu hiçbirine
anlatamadınız mı? Hayır.
Çünkü çok basit ve ucuz kahramanlıklar burada da geçerli.
İnsanları ikna etmeye çalışıyorsunuz. Herhangi bir
yerden bir vatandaş geliyor, gerekli milletvekillerini ve bakanları
buluyor, “Vatan, millet Sakarya bizim işçimiz, bizim köylümüz, bak bizim
göz emeğimizi başka yerlere götürüyorlar” dediği anda
mantıksal, bilimsel ve ticari veriler işe yaramıyor. Bu
işin ihracatını yapan İTKİB’e gelmek yerine bu
konularda hala Türkiye tarihi üfürükcüden, çıkrıkcıdan,
hocalardan bilgi arıyor. Bunun da bedelini sektör ödüyor. Maalesef
üzülerek izliyoruz. Bence bunun bir tek işsizlikle ya da
şanssızlıkla ilgisi yok. Bu anlamda da kendimi bazen Don
Kişot gibi hissediyorum. Halı sektöründe bu sene zorunlu olarak
göreve devam ettim yoksa koltuğa yapışıp kalanlardan
değilim, önümüzdeki dönem ayrılacağım. Ben mücadele etmek
yerine kendime zaman ayırmayı düşünüyorum çünkü bu kadar örümcek
düşünceleri kendi başıma aşacak gücü göremiyorum.
İTKİB’in birçok birliği, sendikaları, dernekleri ve
vakıfları var. Tekstil, deri dediğinizde onlaca vakıf ve
dernek akla geliyor. Halıda, İstanbul Halı
İhracatcıları Birliği haricinde var olan bazı küçük
örgütlenmeler bile yok. Halı sektöründe var olan küçük örgütlenmeler
bireyseldir; tam anlamı ile örgütlenmemiş oluşumlardır.
Dolayısıyla biz yalnız kalıyoruz. 1990
yılını göreve başlama dönemi olarak kabul edersek, halka
hizmeti Hak’a hizmet olarak kabul ederek 15 yıl bu görevi yürüttüm. 2006
yılının Nisan ayında görevi diğer
arkadaşlarımıza bırakacağız. Hayatım boyunca
siyasetcileri kınadım çünkü Türkiye’deki siyasetciler gelecek
düşünmedikleri, bencil davrandıkları, yönetim acizleri
olduğu için söylediğim bu yanlışlıkları
yaptılar. Bu yanlışı biz yapmadık. Başkan
olduğumda yönetim anlayışını tamamen
değiştirdim, komitelere ayırdım. Komite ve komite
başkanları seçtim. Başkanlar ve komite içerisindeki insanlar
yönetmeyi ve idare etmeyi öğrendiler. Dolayısıyla var olan
komitelerin her birisi kendi alanında bilgi sahibi oldu. Her komitede
başkan ve iki başkan yardımcım var. Ben siyasi kimlikli bir
insan değilim, aynı zamanda sahip olduğum şirketlerde
profesyonel bir yöneticiyim. Biz bu konuda profesyonel yönetimdeki başarımızı
İTKİB’e taşımayı sağladık. Ben işin ön
planında olmaktan çok hoşlanmam, bu sebeple siyaset benim için çekici
değil. Siyasi kimliğe büründüğünüz zaman Türkiye gibi bir ülkede
düşüncelerinizi çok rahat uygulama imkanına sahip
olamadığınız bir platformla
karşılaşıyorsunuz. Dolasıyla profesyonel olarak
çalışıyorsanız ve kurum kimliğine sahip
firmalarınız varsa, bu kimliğinizle de siyasi olduğunuzdan
çok daha fazla hem sosyal hem de sektörel bazda iyi çalışmalar
yapabilirsiniz. Vermek isteyen insan için kimlik ihtiyacı yok ama almak
için olabilir ve benim de buna ihtiyacım yok. İthalatta
yaşanan son gelişmeler hakkında bilgi verir misiniz? Komedi,
saçmalık ve vizyonsuzluğun, bilgi ve beceriksizliğin bir
göstergesi. Bunun içinde bizim de payımız var tabii. Sümer
Halı’nın gayretleri için bu kelimeleri sarfediyorum. Burada amaç Türk
halısına fayda sağlamak ise bunu tartışmak lazım
ama amaç varlığını idame ettirmek için sektörü de yok etme
pahasına, bir kurumu ve bu kurumda çalışan bir kaç kişiyi
istihdam edebilmek için ülkenin, sektörün menfatine uygun olmayan bir
davranış benimseniyor ise ona şiddetle karşı
koyarım. Çekincem yok, yapmış olduğum bu
konuşmayı ne siyasi ne de ekonomik bir beklenti uğruna
yapıyorum. Isparta’da yapılan uygumanın bir yönüne
katılıyorum. Herşey de suçlu devlet ya da bürokrat değil,
iğneyi kendimize çuvaldızı başkasına batırmak
lazım. Bu anlamda sektöre de kızıyorum. Sektörü birçok defa
toplayıp ikaz etmişimdir. Yapılan ithalatın yasal
işlemleri, bazı arkadaşlarımızın düşük vergi
vermek için yaptıkları yanlışlıkları duyuyorum ve
biliyorum. Bu anlamda da yapılan uygulama, dürüst tüccarın
karşısında haksız rekabeti sağladı. Amaç bunu
yapmakla haksız rekabeti önlemek ise sonuna kadar arkasındayım.
Türkiye’ye ithalatı kısıtlamak gibi bir düşünce var ise onu
da şiddetle kınıyorum çünkü doğru değil.
Amerika’nın halı ithalatı yaklaşık 850 milyon dolar
civarında, tüm Avrupa Birliği Ülkeleri’nin halı ithalatı
ise 1,2 milyar euro yani 1,5 milyar dolar kadar. Türkiye’de perakende turistik
halı satışının rakamı 1,3 milyar dolar yani
halı ihracatının 10 katı kadar bir perakende
satışı var. İmalatımızla mücadelemizi
sürdüremiyoruz, marka değerimizi de kullanamıyoruz bari bunu
kullanalım. Türk turizminin ayakta kalmasını sağlayan
halıcılar, dericiler ve kuyumculardır. Bugün kış
turizminin hala devam edebilmesi bu sektörlerdeki kuruluşların
seyahat acentalarını desteklemesi ile mümkün kılınır.
Bu karanlık, vizyonsuz zihniyet sanayiciliğimizi nasıl öldürdü
ise bunu da öldürmek için elinden gelen gayreti göstermektedir. Ben de
acıyla, üzüntü ile iletiyorum. İTKİB’in
çalışmalarından bahseder misiniz? Yaptığınız
işte görünmek, fark edilmek istiyorsanız dünya arenasına
açılan en büyük kapılardan biri olan Domotex Fuarı’nda
yerinizi alacaksınız. Dünyadaki en büyük halı fuarı
Domotex Fuarı’nda Türkiye’ye layık bir atmosfer yarattık.
Türk standları dendiğinde oraya uğramayan insanlar bile
bu standların öncüsü olmaya başladı. Olanaklarımızı
sektördeki arkadaşlarımızın hizmetine sunduk. Son
zamanlarda bu destek biraz azalıyor, üzülüyoruz tabii. Kupon üretimler
yapmanız lazım. Louis Vuitton çanta bugün 1000 dolar ise bu
tarz ürünler yapmamız lazım. Moda olan ürünler yapmamız
lazım. Biz de Channel ya Christian Dior gibi markalar yaratmalıyız
ve eğer yapamıyorsak bu markalara fason üretimler yapabiliriz.
Fason üretime de karşı değilim. Bugün sıradan bir
markaya değil Louis Vuitton’a fason yapabilmemiz lazım. Kendi
markanın, kendi modanın olması elbette bambaşka
birşey ama yoksa da biz katma değeri daha yüksek ürünlerin
üretimine geçmeliyiz. Peki bu neden yapılmıyor? Dünyada herkes
Louis Vuitton marka çanta almıyor. Pazar payı küçük ama katma
değeri yüksek ürünler üretmeliyiz. İTKİB olarak moda
ve desen tasarımı konusunda sektöre seminerler düzenledik.
Türkiye’de son 10 yıl içerisinde halıcılığın
genel bir politikası olmadığı için ve sektör devletten
de zarar gördüğü için büyük kurumlar oluşamadı. Bu tasarımları
yapabilmek için altyapı ve sanayici mantığı gerekiyor.
Bugün halı, dekorasyonun ve ev tekstilinin bir parçasıdır.
Kültürel anlamda halı alan insanlar, evdeki dekorasyon ihtiyacının
bir bölümünü tamamlamak istiyor. İTKİB olarak bu konuda bazı
eğitimler düzenledik ancak sektörde büyük ve kurumsallaşmış
çok fazla firma olmadığı için ilgi görmedik. Bugün dünyada,
büyük müzayede şirketleri eski halı müzayelerini başarı
ile gerçekleştirmekte ve biz bunu Türkiye’de de yapalım dedik.
Müzayedeyi büyük bir heyecanla kurduk fakat gelin görün ki Türkiye’deki
eski halı ithalatı Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın
iznine bağlı olarak yapılıyor. Böyle bir karar,
akıl dışı bir olay ve dünyanın hiçbir yerinde
görülmez çünkü bu karar Türkiye’ye hurda makine girmesin diye alınmıştır
ve bu karara yanlışlıkla halı da girmiştir.
Türkiye’de eski el halı tüketimi yoktur. Bizim amacımız
müzayedeyi kurarak Amerika’da ve Avrupa’da tamire muhtaç halıları
daha ucuz fiyatla alıp yeni bir sektör yaratarak onları tamir
ettirmektir. Halı dokuyan biri 100 dolar kazanmazken halı
tamir eden kişi ayda 1000 dolar kazanabiliyor. Biz istihdam sağlayan
bir ortam yaratmaya çalışıyoruz. Halı 1000 dolara
gelecek, insanlar 1000 dolar da burada masraf edecekler. Avrupalı’ya
ise 4000 dolara satacaklar ve para kazanacaklar. Devlet ise “hayır”
diyor; “sen hiçbir şey yapma, Sümer Halı ve onun gibilere
vatan, milllet sakarya de, ben de senede sana 3-5 milyon dolar destek
vereyim, sesini kes” diyor. Biz de sesimizi kesmiyoruz ve bu şiddetle
ve kırgınlıkla cevap veriyoruz. Bu yıl halıcılıkta
33. senem; ömrümün %75’ini harcadım. Yılllardır kadrolu
ve sigortalı olarak birçok kişiye istihdam sağlayarak
bu sektöre metrekarelerce üretim yapmışımdır. Yıllardır
ihracatta bir payımız var ancak bu başarımız
karşısında başarısız, devlete zarar veren
insanların görüşleri bizim görüşlerimiz yerine çok daha
fazla dikkate alınarak halıcılık politikası
yönlendirilmeye çalışılmıştır. | |||||||